
1. ÖZELLİKLERİ
Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu,
efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı.
Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten indirilir iken; elbetteki
Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir kişinin
menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi
yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik
Tanrı idi. Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer
gibi, maddî birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın
birer parçası idiler. Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe
şeklinde kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde, daha bir çok gökler
vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları, ayrı
ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı.
Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu gökte yaratıcı, büyük
ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, göğün katlarını üst üste koyma
yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi ile
gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.
Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından
sonra, hafif dış tesirler girmeğe başladı
Göktürk çağında, eski Türk dini ile
inançları, bozulmadan devam etmekte ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur
devleti kurulup da, yeni bir çok dinler Türkler arasına girmeğe
başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar, çok daha önceleri
Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve birçok insanlarla
karşılaşarak, konuşmuşlardı. Bu dış ilişkiler, Uygurlara birçok yeni
görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını
doğurmuştur. Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek
bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk dini, disiplin, otorite ve
savaşçılığı, herşeyden üstün tutuyordu. Halbuki tüccarlar, daha geniş ve
rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler. İşte bunun içindir ki, bu
zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen kutsallıklara inanırlar iken,
Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu. Uygurlar, köklerini
Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani dinini aldıktan sonra, aya daha
çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan en
önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. Uygurların,
güneşten aya geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi
sayılabilirdi. Bu sebeple, Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan
destanlarında, eski Türklerin dedikleri gibi kutsal kişiler, artık Göğün
oğlu değil; Ayın oğulları oluyorlardı. Oğuz-Kağan da Ay
Tanrı nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta, şöyle başlıyordu
Aydın oldu gözleri, renklendi ışık
doldu,
Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!
Eski Türkler de iyi ve güzel olayları,
aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz, nasıl yeni bir oğlu olan
dostumuza, Gözlerin aydın olsun diyor isek, onlar da
Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu,
renklendi, diyorlardı.
Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin
destanları da, Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler
Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve
İslâmiyetin ana prensiplerine gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise,
İslâmiyet ile eski Türk dini arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna
rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbetteki İslâmilyetin birçok
inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki, İslâmiyetten
sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik yapılmış
ve İslâmiyete uydurulmuştu. İslâmiyeti kabul eden Türkler bizce
Uygurlara nazaran, eski Türk an'anesini ve töresini daha çok
korumuşlardı. Tabiî olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir
önem veriyoruz. Çünkü Oğuzlar, bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en
soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler. Şehir hayatına çoktan
başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet teşkilâtı ile disiplini,
onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz
Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha
köklü motifler görüyoruz. İslâmiyetten sonraki Türk destanlarına göre, Oğuz-Han'ın
babası Kara-Han idi. Oğuz Han'ın babasının, Kara-Han adını
alması da boş değildi. Eski Türklerde, Ak ve kara soylular ile halkı
birbirinden ayıran, sembolik renkler idi. Ak-Kemik, Kağanlar
ile, onların oğulları idiler. Kara-Kemik ise, halk tabakasından
başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz
gibi, Türk halklarının ak ve kara şeklinde ayrılmış olmalarına
rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler,
Oğuz-Han'ın babasına Kara-Han diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman
değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak
istemişti. Tabiî olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat
Türk tarihi ve an'aneleri hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru
sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre, babasından çok,
an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmağa başlarlar iken,
hemen şöyle derler
Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,
Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.
Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,
Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.
Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,
Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!
2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR
Oğuz Han diğer Türk destanlarında olduğu
gibi doğar doğmaz, bir olgunluk ve erginlik gösteriyordu. Annesi, henüz
daha Müslüman olmamıştı. Annesine karşı, bu kırgınlığın sebebi de,
bundan başka birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra Oğuz Han annesi ile
konuşmağa başlar ve ona şöyle der
Ey, benim güzel annem, öğüdümü alırsan!
Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer hakkı tanırsan!
O zaman memen alır, ak sütünü emerim!
Bana lâyık olursan, adına anne derim!
Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz daha üç günlük
beşikte yatan çocuğunun, böyle konuşup söyleşmeye başladığını görünce,
ona kalpten bağlanır ve Tanrıya inandığını oğluna söyler. Müslüman
Türklerin söyledikleri bu Tanrı, İslâmiyetin Allah'ından başka birşey
değildi. Fakat aynı zamanda destanlar, zaman zaman bir Gök Tanrısı
ndan da söz açıyorlar ve eski Türklerin, gerçek inançlarını açığa
vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski Türklerde de üç sayısı ve üç
yaşında olma önemli idi. Fakat Türk mitolojisinin en önemli sayısı
yedi ile dokuz sayılarıdır. Müslüman Türklerin Oğuz
destanlarında Oğuz-Kağan, üç gün içinde olgunlaşmıştı. Halbuki
eski Altay destanlarında Çocuğun olgunlaşması için, yedi günün
geçmiş olması gerekiyordu. Hatta çok güzel, şöyle bir Altay
efsanesi de vardır
Altay'da olmuş idi, bir çocuk doğmuş
idi,
Dünyaya gelir iken, nurlara boğmuş idi.
Yedi kurtlar uçmuşlar, koku alıp koşmuşlar,
Çocuğu ver, demişler, uluyarak coşmuşlar.
Annesi çok ağlamış, yüreğini dağlamış,
Çocuk da dile gelmiş, yarasını bağlamış.
Demiş Anne, sızlama! Oyala da, ağlama!
Yedi gün mühlet iste, işi bağla sağlama!
Yedi gün mühlet dolmuş, annenin benzi solmuş,
Oğlan beşiği kırmış, bir civan yiğit olmuş.
Bu Altay efsanesi mitolojinin ta
kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı da, bir mitolojidir. Fakat büyük
devletler kurup gelişen Türk toplumları, onun içindeki akla uymayan
motifleri ayıklamış ve gerçekçi bir şekle sokmuşlardı. Oğuz-Kağan
destanında, göklerde dolaşıp, göğün çeşitli katlarını zaptetme ve türlü
ruhlarla çarpışma, kutsal bir Hakandı. Fakat O, daha çok, bir insandı.
İnsanlık özelliklerini taşımış ve insanların yaşadığı yeryüzünü
zaptederek, Tanrı adına, idare etmeğe memur edilmişti. Az önce özetini
yaptığımız Altay efsanesi dikkatle incelenince, daha birçok mitolojik
motifler de ortaya çıkacaktır. Meselâ Yedi kurt. Büyük ayı
burcunun, yedi yıldızında başka bir şey değildi. Çünkü Türklere
göre (Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı, kalın ve demir zincirlerle
Kutup yıldızı'na bağlanmış, yedi azgın kurt idiler). Bir ara bu kurtlar,
çocuğun atı ile tayını da alıp götürmek isterler. Bu savaşlar sırasında
çocuk sıkışınca, akıllı ve kutsal buzağısı da ona yol gösterir ve başarı
sağlamasına imkân verir. (Türklere göre 'Küçükayı burcu', iki at
tarafından çekilen, bir arabadan başka birşey değildi.) Bu burcun
etrafından dönen Büyükayı burcunun yedi kurdu, bu iki atı yakalayıp
yemek isterler ve bunun için de gökyüzünde, durmadan onların etrafında
dönerlerdi. (Altay efsanesine göre). Küçükayı burcu, çocuğun dostu ve
yakını idi. Boğa burcu da, herhalde yine bu kahramanın buzağısından
başka birşey olmamalıydı.
Görülüyor ki, Oğuz-Kağan destanı
birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir hikâye değildi. Onun kökleri,
yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş, Türk efsaneleri ile inançlarına
dayanıyordu. Süzüle, süzüle, akla mantığa uymayan bölümlerin, gerçeğe
uydurulması ile, bütün Türklerin malı olan Oğuz-Kağan destanı meydana
gelmişti.
3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU
Oğuz-Kağan, kutsal bir şekilde
doğmuştu
Az önce, büyük Türk kahramanlarının, genel
olarak kutsal bir şekilde doğduklarını söylemiştik. Elbette ki
Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da, kutsal ve fevkalâde bir şekilde olmalıydı.
Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı, O'nun doğuşunu şöyle anlatıyordu
Gök mavisiydi sanki, benzi bu
oğlancığın!
Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!
Al, al idi gözleri, saçları da kapkara,
Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!
Oğuz-Kağan doğarken, benzinin rengi tıpkı
gök mavisi gibi idi. Yüz, eski Türklere göre, insanın en önemli bir yeri
idi. Utanç, kötülük ve hatta kutsallık bile, insanın yüzüne akseden
özellikleri idiler. Kötü bir insanın yüzü, elbette kara idi. İyilerin de
yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi, gök mavisinden başka
birşey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı'nın oturduğu ve hatta bazan, Tanrı'nın
kendisinden başka birşey değildi. Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök
renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını
gösteren bir belirti idi. Biz yanlış olarak Türklerin, Gök Börü,
yani gök kurt dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını veregelmişiz.
Aslında ise gök ile boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin
kutsal kurtlarının rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından
gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de Tanrı'nın ta
kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara
başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi. Daha
sonraları Türkler, gök rengini olgunluk, erginlik ve tecrübenin bir
sembolü olarak görmüşlerdir.
Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin
benzetilmişti
Bugün Anadolu'da söylenen, Gözleri
Kanlı deyimi de, bize çok şeyler ifade eder. O'nun gözlerinin al
oluşu, daha doğrusu kan rengine benzemesi, Oğuz-Kağan'ın büyük
bahadarlığının, bir özelliğinden başka bir şey değildi. Cengiz-Han da
doğarken avucunun içinde bir kan pıhtısı tutuyordu. Bunu gören
annesi ile babası şaşırmış ve hemen Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise,
O'nun dünyayı zaptedeceğini ve büyük bir bahadır olacağını
söylemişlerdi. Fakat Cengiz-Han çağı ile ilgili efsaneler, en eski Türk
ve Ortaasya özelliklerini göstermiyorlardı. Elbetteki onların kökleri
de, Türk mitolojisine dayanıyordu. Fakat Çin yolu ile, Moğollara birçok
yabancı tesirler girmişti. Türklerde yeni doğan kahramanlar, avuçlarında
bir kan pıhtısı tutmazlardı. Çünkü biraz da, eski Hint mitolojisinin
motiflerinden biri idi. Türklerin kahramanlarının gözleri, kırmızı
ve kızıldır. Çinde de, bu vardır. Fakat Çin kahramanlarının gözleri
yalnız kırmızı olmakla kalmazlar, aynı zamandan cam gibi de parlarlardı.
Çinliler, Büyük bir Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken, onun
da yüzünün kıpkırmızı ve gözlerinin cam gibi parladığını
söylüyorlardı. Herhalde Mohan-Kağan, acayip bir fizyonomiye sahip
değildi. Fakat 20 sene müddetle, bütün Çin'i korkutmuş ve diz çöktürmüş
bir hükümdardı. Eski Türkler, kırmızı renk için genel olarak al sözünü
kullanırlardı. Fakat bu söz sonradan, biraz da manevi bir anlam almıştı.
Nitekim loğusaları basan ve kötülük yapan, Albastı da, yine bu
rengi taşıyordu. Altay Türkleri, büyük kurt sürülerini idare edip,
köylere korkunç zararlar veren kurtlara da, zaman, zaman, al-börü
derlerdi. Bu allık, kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı
değil; daha çok, onların korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu.
Çünkü onlar güçlü ve kudretli idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi
egemenliği altında toplayan Oğuz-Kağan gibi.
Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök
mavisi, gözleri de al, yani kırmızı idi.
Bazıları al sözünü, ela şeklinde
anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî olarak, bunun aslı yoktur. Çünkü, Oğuz-Kağan'ın
saçları da kara idi. Sarı değil. Bu sebeple gözlerinin elâ olmasına
da, hiçbir sebep yoktu.
4. OĞUZ - KAĞAN'IN ÇOCUKLUĞU
Türk mitolojisinde kahramanlar, 'üç'
veya 'yedi' günde konuşurlardı
Az önce, Müslüman olmuş Türklerin
Oğuz-Kağan destanlarından söz açarken, Oğuz-Kağan'ın üç günde konuşmağa
başladığını belirtmiştik. İslâmiyetin tesirleri görülmeyen, Uygurca Oğuz
Kağan destanında da, aynı şeyleri görüyoruz. Ama, yukarıda da dediğimiz
gibi, eski Türk efsanelerinde büyük kahramanlar çoğu zaman Yedi günde
kendilerine gelir ve kırk gün sonra da bir delikanlı gibi hayata
başlarlardı. Nitekim Uygurların Oğuz Destanı, Oğuz'un küçüklüğünü şöyle
anlatıyordu
Geldi ana göğsünü, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş yemek ister oldu,
Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, şiirler düzer oldu,
Aradan kırk gün geçti, oynaşır, gezer oldu.
Türkler yemeklerini, ilk çağlardan
beri pişirerek yerlerdi
Türkler herhalde, tarihten çok önceki
çağlarda bile, yemeklerini pişirerek yemeğe başlamışlardı. Nitekim,
Göktürklerin Çin kaynaklarında bulunan ilk efsaneleri de, İlk Türk
Atasının, ateşi icât ettiğini ve yemekleri pişirmeği öğrettiğini,
söylüyordu. Sibirya'nın tundralarında yaşayan geri halklar, Türklere
nazaran çok daha sonraki çağlarda yemeklerini pişirip, yemeği
öğrendiler. Nitekim, Fin'lerle Macar'ların ataları olan Batı
Sibiryalılar, kendi atalarının çiğ et yediklerini söylerler ve bununla
öğünürlerdi. Onlar, daha güneylerindeki Ortaasya Türk halklarına, yemeklerini
pişirenler derler ve kendilerini, onlardan ayırırlardı. Gerçi bu
Sibirya halkları da, sonradan yemeklerini pişirmeğe başlamışlardı. Ama,
zaman zaman bu eski hatıraları yadetmek için çiğ et yeme törenleri
yapmağı da, ihmal etmezlerdi. Türk mitolojisinde, Türk çiğ et yediğine
dair, elimizde hiçbir delil yoktur. Ama büyük kahramanlar, o kadar
korkunç idiler ki, zaman zaman çiğ et bile yerlerdi. Onun için
Oğuz-Kağan'ın, çiğ et istemesinin sebebi de, bundan ileri geliyordu.
Oğuz-Han'ın vücudu, güçlü ve korkunç
hayvanlara benzetilirdi
Dede Korkut masallarında da büyük
kahramanların yürüyüşü, arslanlara benzetilmiş ve vücut yapıları da,
korkunç hayvanlar gibi anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan destanında da, az da
olsa bunları görmüyor değiliz. Uygurların Oğuz destanı, Oğuz-Kağan'ın
şeklini, şöyle anlatıyordu
Öküz ayağı gibi, idi sanki ayağı,
Kurdun bileği gibi, idi sanki bileği.
Benzer idi omuzu, ala samurunkine,
Göğsü de yakın idi, koca ayınınkine!
Destana göre, Oğuz'un elleri ve pençesi,
ayının büyük ve güçlü pençesini andırıyordu. Ama kurdun bileği başka
idi. Kurt, yeryüzündeki hayvanlar içinde, koşma bakımından, en dayanıklı
hayvandı. Bir türlü yorulma bilmezdi. Bileği ince idi. Fakat o ince
bilekli kurdun pençesi korkunçtu. Bir samur büyüklüğündeki, kıllı
omuzlar ve ayının göğsü gibi, gergin ve şişkin ğögüsler, Oğuz-Kağan'ın
bir insan olarak ne derece güçlü olduğunu anlatmağa yarayan sözlerdi.
Oğuz-Kağan'ın vücudu niçin tüylü
idi
Eski Türkler, ilk insanın, tüylü
olduğuna inanırlardı. Altaylarda yaşayan birçok efsanelerde, bu
konu ile ilgili, sayısız örneklere rastlıyoruz Tüylere kaplı olan
ilk insan, Tanrı'ya karşı günah işlemiş ve bundan dolayı da tüyleri
dökülmüştü. Tüyleri dökülünce de insanoğlu, bir türlü hastalıktan
kurtulamamış ve ölümsüzlüğü elinden kaçırmıştı. (Bir söylenişe göre)
Tanrı, insanı yaratırken şeytan gelmiş ve insanın üzerine tükürerek, her
tarafına pislik içinde bırakmıştı. Tanrı da, insanın dışını içine, içini
de dışına çevirmek zorunda kalmıştı. Bu suretle insanın içinde kalan
şeytanın pisliği ve tüyler, insanoğlunun ruhunu ve ahlâkını kötü
yapmıştı. İnsanın gerçi dışı, Tanrı yapısı idi ve güzeldi ama; içi
şeytan tarafından kirletilmiş ve şeytana benzer, bir özelliğe bürünmüştü.
Bu sebeple Oğus destanında, bu çok eski Türk inançlarının izlerini de
buluyoruz. Çünkü Oğuz-Kağan, bizim gibi tüysüz değil; her tarafı
kıllarla dolu ve fevkalâde bir yaratıktı
Bir insan idi fakat, tüyleri dolu idi,
Vücudu kıllı idi, çok uzun boylu idi.
Güder at sürüleri, tutar, atlara biner,
Daha bu yaşta iken, çıkar, avlara gider.
Geceler günler geçti, nice seneler doldu.
Oğuz da büyüyerek, bir yahşi yiğit oldu!
5. OĞUZ - KAĞAN'IN GENÇLİĞİ
Türk mitolojisinde büyük kahramanların,
çocukluk ile gençliğini birbirinden ayıran, bazı önemli, çağlar vardı.
Altay efsanelerinde bu çağ, daha çok Ad koyma töreni ile
başlardı. Adı olmayan bir çocuk, henüz daha yetişkin bir genç ve
kahraman sayılmazdı. Bir gencin ad alabilmesi de, kolay bir iş değildi.
Elbette adsız bir insan olamazdı. Her çocuğa Türkler, doğuşundan
itibaren bir ad verirlerdi. Fakat bu ad, onun gerçek adı ve ünvanı
sayılmazdı. Hatta Türkler kahramanlarına, her yeni bir başarı üzerine,
yeni bir ad daha verirlerdi. Daha yüksek bir rütbeye terfi eden kimseler
bile, yeni memuriyet unvanı ile beraber, ayrıca bir ad da alırlardı. Bu
sebeple Çin kaynakları, bu bakımdan bize bir çok güçlükler
çıkarmışlardır. Meselâ, büyük bir komutan veya Kağan'ın, bir gençlik adı
vardır. Geçliğinde büyük şöhret elde eden bu komutanlar, Çin
kaynaklarında çoğu zaman, gençlik adları ile adlandırılırlardı. Zaman
zaman bunlar, bazı savaşlar dolayısı ile yeni ünvanlar alırlardı. Fakat
Çin kaynaklarında bu Türkler, gençlik ve olgunluk adları ile geçince,
tarihçeler için, kimin kim olduğunu anlamak, adetâ çok güç bir hale
girer. Bu sebeple Oğuz Han'ında, gerçek bir ad ve unvan alabilmesi için,
büyük bir kahramanlık ve başarı göstermesi lâzımdı. Eski Türk tarihinde
de, Baş kesmeyen ve kan dökmeyen şehzadelere, gerçek adları
verilmezdi.
6. OĞUZ'UN BİR GERGEDAN ÖLDÜRMESİ
Oğuz korkunç bir gergedan öldürerek,
erginliğini ispat etmişti
Bunun içindir ki, Oğuz-Kağan, insanları ve
sürüleri yiyen bir gergedanı öldürür ve milletini, büyük bir belâdan
kurtarır. Eski Türkler, karanlık ve sık ormanlara da saygı gösterir ve
hatta onlara tapılanırlardı. Türk tarihinde, yeni tahta çıkan
hükümdarların, bir orman dikerek, kendi adlarına yetiştirdikleri de
görülmemiş değildir. Nitekim Oğuz-Kağan destanında da, Oğuz'un yurdunun
yanında büyük bir orman ve içinde de bir gergedan yaşardı.
Destan bu olayı şöyle anlatıyordu
Bir büyük orman vardı, Oğuz yurdundan
içre,
Ne nehir ırmaklar, akardı bu orman içre.
Ne çok av hayvanları, ormanda yaşar idi,
Ne çok av kuşları da, üstünde uçar idi.
Ormanda yaşar idi, çok büyük bir gergedan,
Yer idi yaşatmazdı, ne hayvan ne de insan!
Basardı sürüleri, yer idi hep atları,
Yokluk verir insana, alırdı hayatları!
Vermedi hiçbir zaman, insanoğluna aman!
Hepimiz biliyoruz ki, Ortaasya'da
gergedan yoktu. Türklerin gergedan görmüş olmaları da, pek ihtimal
dahilinde değildi. Ama gergedanın, çok korkunç bir hayvan olduğu
kulaktan kulağa, Ortaasya'ya kadar gelmiş ve Türk mitolojisinde de
gerekli yerini almıştı. Gergedanın yaşadığı bölgeler, Çin'e yakın olan
bölgelerdi. Fakat Çinliler de gergedanın esas şeklini bilmiyorlardı.
Çinlilere göre, Gergedan, burnunun ucunda sivri boynuzu bulunan, bir
geyikten başka birşey değildi. Ama gergedan, Çin'de büyük bir öneme
sahipti. Çünkü Çin İmparatorları ile büyük komutanlar, zırhlarını
gergedan derisinden yaparlardı. Bu bakımdan onlar gergedanın derisini ve
dolayısı ile, bu hayvanın büyüklüğünü de tasavvur edebiliyorlardı.
Gergedan motifi bakımından Türk mitolojisine, Çin tesirleri de
olabilirdi. Fakat gergedanla ilgili bilgiler Türklere daha çok Batı
Türkistan ve Hindistan yolu ile gelmişti. Türkler gergedana kıyant
derlerdi. Bu söz de, Hindistan ile Batı Türkistan'da yayılmış bir
deyimdi. Oğuz-Kağan, kendi milletine bu kadar zarar veren gergedanı
duyunca, onu avlamak ister ve yola çıkar. Destan Oğuz'un yıla çıkışını
şöyle anlatıyordu
Oğuz-Kağan derlerdi, çok alp bir kişi
vardı,
Avlarım gergedan diye o yere vardı.
Kargı, kılıç aldı, kalkan ile ok ile,
Dedi Gergedan artık, kendisini yok bile!
Ormanda avlanarak bir geyiği avladı,
Bir söğüt dalı alıp, bir ağaca bağladı.
Döndü gitti evine, sabah olmadan önce,
Tam tan ağarıyordu, geyiğine dönünce,
Anladı ki gergedan, geyiği çoktan yuttu,
Geyiğin yerine de, büyük bir ayı tuttu.
Belinden çıkararak, altın bakma kuşağı,
Ayıyı astı yine, o ağaçtan aşağı,
Tabiî olarak efsaneye göre, gergedan ayıyı
da yutmuştu. Çok iyi biliyoruz ki gergedan, otla geçinen bir hayvandır.
Halbuki gergedanı yakından tanımayan Türkler, onun et yediğini
zannediyorlardı. Çünkü onlara göre, bütün korkunç hayvanlar et yerler ve
etle beslenirlerdi. Oğuz'un belindeki kuşağı altındı. Kuşak, Türkler
için çok önemli bir hükümdar sembolüdür. Çünkü her hükümdarın
belindeki kemerin altın olması, onun hükümdarlığını gösteren bir sembol
ve belirti idi. Oğuz-Kağan, daha gençliğinde bu kuşağı kuşanmış ve
hükümdarlığa hazırlanmıştı. Öyle anlaşılıyor ki Oğuz-Kağan gergedana
büyük bir tuzak kurmuş ve onu, bu yolla avlamak istemişti. Fakat
gergedan, her defasında bu tuzağa düşmeden, gelip, avını almasını
bilmişti. Bunun için Oğuz, başka yol görmemiş ve bizzat kendisi,
gergedanın karşısına çıkarak, onu öldürmek zorunda kalmıştı. Destan bu
korkunç vuruşmayı da, şöyle anlatıyordu
Yine sabah olmuştu, ağarmıştı çoktan
tan,
Oğuz baktı ki almış ayısını gergedan.
Artık bu durum onu, can evinden vurmuştu,
Ağaca kendi gidip, tam altında durmuştu!
Gergedan geldiğinde, Oğuz'u görüp durdu,
Oğuz'un kalkanına, gerilip bir baş vurdu!
Kargıyla gergedanın, başına vurdu Oğuz!
Öldürüp gergedanı, kurtardı yurdu Oğuz!
Keserek kılıcıyla, hemen başını aldı,
Döndü gitti evine, iline haber saldı!
Altay Türk efsanelerindeki
kahramanlar da, boynuzlu canavarlar öldürürlerdi
Oğuz-Kağan'ın korkunç bir canavar
öldürerek, kendi yurdunu kurtarması, Türk mitolojisinin ilk ve son
motifi değildir. Bu motif, dışarıdan gelmiş bir tesire de bağlanamaz.
Gerçi Türkler gelişip yayıldıktan sonra, gergedan gibi korkunç
hayvanların bulunduğunu da duymuşlar ve efsanelerini bu yeni bilgilere
göre anlata gelmişlerdi. Fakat bu olayın kökleri, çok eski Türk
inançlarından ve efsanelerinden geliyordu. Nitekim, Altay efsanelerinde
de, buna benzer olaylar görüyoruz. Bu efsanelerdeki kahramanların,
öldürdükleri canavarlar da, boynuzlu idiler. Bu efsanelerden
birini, çok kısa olarak özetleyip, aşağıda verelim
Yedi gün geçmişti ki, oğlan başladı işe,
Demir beşiği kırdı, kendini attı dışa.
Yedi dağı dolaştı, yedi geyik avladı,
Boynuzlarını yonttu, birbirine bağladı.
Öyle bir yay yaptı ki, kirişsiz olmaz idi,
Böyle büyük yaya da, her kiriş uymaz idi.
Duydu bir hayvan varmış, çok büyük bir canavar!
Bari gideyim, dedi, Belki derisi uyar!
Oğlan göklere gider, devlerle de savaşır,
Büyük bir dağa çıkar, canavara ulaşır,
Bu ne müthiş hayvandı, bir dağa yaslanmıştı,
Bir dağa da yatmıştı, upuzun uzanmıştı.
Oğlana bakaraktan, sanki göz kırpıyordu,
Uzun boynuzlarıyla, gökleri yırtıyordu!...
Bu Altay efsanesi, tam bir mitolojidir.
Çünkü efsanenin kahramanı, atı ile göklerde uçar ve göğün katlarını
gezerek, canavarı aramağa koyulur. Oğuz-Kağan destanındaki canavar, Oğuz
yurdunun hemen yanındaki bir ormanda yaşamaktadır. Altay efsanesindeki
canavar ise, göklerin derinliğindeki, efsanevî dağların ve göllerin
içinde yaşar.
Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ın
gençliğini mitolojiden kurtarmak istemişlerdi
Müslüman Türkler, Oğuz-Han'ın ad alması
için, böyle bir kahramanlık yapmasını gerekli görmemişlerdi. Oğuz-Han,
kendi adını kendi vermiş ve bütün Oğuz milleti de, onun bu arzusuna
uymuşlardı. Efsaneler, onun ad alışını şöyle anlatıyorlardı
Büyük toy yapılırdı, eski Türk âdetince,
Böyle ad seçilirdi, çocuğun kudretince,
Kara-Han atlar kesti, Oğuz ad bulsun diye,
Çağırdı hep Türkleri, yurdu şen olsun diye.
Oğuz-Han birden bire, adım Oğuz'dur dedi,
Beklemedi kimseyi kendi adını verdi,
Ne kadar Türk var ise, hepsi şaşa kaldılar,
Bu Tanrı sözü deyip, buyruğa katıldılar.
Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz-Han'ın daha
çok küçük yaşta iken kendi adını koyması, milletince bir Tanrı buyruğu
gibi kabul edilmişti. Daha sonraki Türk efsanelerinde olduğu gibi
burada, gök sakallı bir ihtiyar görülmüyordu. Oğuz-Han, Tanrının
gönderdiği gök sakallı elçilerin yerine bizzat geçmiş ve kendi adını,
kendisi vermişti. Daha sonraki Oğuz destanının parçaları sayılan Dede
Korkut hikâyelerinde, çocukların adları, genel olarak Dede
Korkut un kendisi tarafından verilirdi. Anadolu Masallarında ise
gök sakallı ihtiyarlar ile Hızır ın ve hatta Dede Korkut
yerine, ihtiyar dervişler geçmişlerdi.
7. OĞUZ KAĞAN'IN EVLENMESİ
Müslüman Türkler Oğuz Kağan'ı, normal bir
insan gibi kabul etmişler ve onu, öylece evlendirerek, bir yuva
kurdurmuşlardı. Halbuki İslâmiyetin tesirleri görülmeyen Oğuz
destanlarında, durum daha başkadır. Uygurların Oğuz destanına göre Oğuz
Kağan, Gökten inen göğün kızı ve yerdeki bir ağaç koğuğundan çıkan,
yerin kızları ile evlenmiş ve bu yolla soyunu meydana getirmişti.
Burada artık Oğuz-Kağan destanı, bir destan değil; daha çok, gerçek bir
mitoloji halinde idi. Öyle bir mitoloji ki, Türklerin dünya görüşlerini,
uzay anlayışlarını ve dolayısı ile, Cihân hakimiyeti hakkındaki düşünce
ve isteklerini, hep kendisinde topluyordu. Oğuz-Kağan, mitolojik bir
Türk hükümdarı idi. Yeryüzünü zaptetmiş ve büyük bir devlet kurmuştu. Bu
olay, tıpkı bir tarih gibi anlatılıyordu. Aynı zamanda destanda, bir
hikâye çeşnisi de vardı. Ama Oğuz destanı, Binbir Gece Masalları gibi,
hayal mahsülü ve uydurulmuş, bir masal değildi. Oğuz-Kağan destanı,
Türklerin düşünüş, inanış ve binlerce seneden beri gelişerek, olgunluğa
erişmiş fikirlerinin, bir özeti gibi idi. Fikirler, düşünceler ve
semboller, tarih olayları ile anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan da, hatunları
da, çocukları ve akınları da, hepsi birer sembolden başka şeyler değil
idiler. Oğuz-Kağan'ın gökten inen kızla evlenişini, Uygurların destanı
şöyle anlatıyordu
OĞUZ'UN, GÖĞÜN KIZI İLE
EVLENMESİ
Oğuz-Kağan bir yerde, Tanrıya
yalvarırken,
Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten,
Öyle bir ışıktı ki, parlak aydan, güneşten.
Oğuz-Kağan yürüdü, yakınına ışığın,
Gördü, oturduğunu ortasında bir kızın.
Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı,
Çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup yıldızı!.
Öyle güzel bir kız ki, gülse, gök güle durur!
Kız ağlamak istese, gök de ağlaya durur!
Oğuz kızı görünce, gitti aklı beyninden,
Kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönülden.
Kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden!
Eski Türklere göre, hem gök ve hem de yer,
kutsal idiler. İran'da ve Avrupa mitolojisinde olduğu gibi, yer
kötülüğün ve fenalığın bir sembolü değildi. Ama gök, yerden daha önemli
idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan ilk önce, gökten inen kutsal kızla
evlenmişti. Daha sonraki Altay efsanelerinde de, buna benzer motifler
görüyoruz. Altay dağlarının vadilerine sıkışmış kalmış olan bu
Türkler, büyük devlet kuramamışlardı. Onların, ne Kağanları ve ne de
hükümdarları vardı. Bu Türkler arasında, kağanların yerlerini, Şamanlar
alıyorlardı. Çünkü, cemiyet içinde söz ve güç sahibi olanlar,
Şamanlar idiler. Bu sebeple Şamanların soyları da, eski Türk Kağanları
gibi kutsal ve gökten geliyorlardı. Bu efsaneye göre Şamanların
atası olan büyük bir Şaman, gökle yerin kızı ile evlenmiş ve onlardan,
Altay Şamanları türemişti. (Bazıları da), gökle suların kızları ile
evlenmişlerdi. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, belirli mitoloji
motifleri, her bölgeye ve çağa göre değişiyorlar; fakat ana
özelliklerini kaybetmiyorlardı. Bundan sonra da Oğuz-Kağan, yerin kızı
ile evlenir. Destanlar, Oğuz-Han'ın bu ikinci hatunu buluşunu da, şöyle
anlatırlar
OĞUZ'UN, YERİN KIZI İLE
EVLENMESİ
Ava gitmişti birgün, ormanda Oğuz-Kağan
Gölün tam ortasında, bir ağaç gördü yalnız,
Ağacın koğuğunda, oturuyordu bir kız.
Gözü gökten daha gök, sanki Tanrı kızıydı,
Irmak dalgası gibi, saçları dalgalıydı.
Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan,
Kim olsa şöyle derdi, yeryüzünde yaşayan
Ah! Ah! Biz ölüyoruz! Eyvah, biz ölüyoruz!
Der, bağırıp dururdu! Tıpkı tatlı süt gibi, acı kımız olurdu!
Oğuz kızı görünce, başından aklı gitti,
Nedense yüreğine, kordan bir ateş girdi.
Gönülden sevdi kızı, tuttu aldı elinden,
Kızla gerdeği girdi, aldı dilediğinden.
Bir gölün ortasında bulunan adalar,
Türk mitolojisinin en önemli motiflerinden biridir. Uygurların Türeyiş
efsanelerinde ise bu kutsal adacık, iki nehrin kavuştuğu bir yerde
bulunuyordu. Oğuz-Han destanındaki Kıpçak Bey'de, Göl ortasında
bulunan bir adacıkta ağaç kovuğunda doğmuştu. Ağaç, köklerini
yerden alıyor ve kimbilir yerin ne kadar derinliklerine kadar
inebiliyordu. Bu sebeple bereketin sembolü olan ağaç, yerin soylarını da
temsil edeyordu. Destan, Ğögün kızını Kutup yıldızına benzetirken,
yerden gelen kızın saçlarını ise, ırmak dalgaları gibi
gösteriyordu. Göğün kızı göğe, yerin kızı da yere benziyordu.
Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ı normal
bir insanmış gibi evlendiriyorlardı
İslâmiyeti kabul etmiş olan Türkler ise,
daha başka türlü düşünüyorlardı. Onlar Oğuz-Han'ı, normal bir insan
olarak kubul ediyorlar ve kendi fikrine uygun, bir kız alıyor gibi
gösteriyorlardı. Oğuz-Han, iki amcasının da kızını almış; fakat onları
yola getirip, müslüman edememişti. Bunun üzerine, her iki karısının da
yüzüne bakmamış ve onlara elini bile değdirmemişti. Üçüncü amcasının
kızı, diğerlerine nazaran daha çirkindi. Fakat küçüklüğünden beri,
Oğuz-Han'ı bütün kalbi ile seviyordu. Oğuz, en sonunda bu kıza getmiş,
içini açmış ve müslüman olduğu takdirde, kendisi ile evleneceğini
söylemişti. Bu teklifi çoktan beri bekleyen kız, ağlayarak Oğuz'a bakmış
ve şöyle demişti
Ben ne Allah tanırım, ne de Tanrı
bilirim!
Senin sözün buyruktur, hep peşinden gelirim!
Sen ne dersen o olur, fermanından çıkamam!
Sen var iken başımda, başkasına bakamam!
Oğuz bunu duyunca, çok sevinmiş ve artık
kaygısı dinmişti. Bunun üzerine kıza, Tanrıya inanmasını söyleyerek,
şöyle demişti
Ey, sevgili hatunum! Benim ey eşsiz
eşim!
Gönlümde ebediyen, yanacak ey ateşim!
Tanrının birliğinde, bir defa iman getir,
Sev onu! Varlığıma, seninle bir can getir.
Kız Oğuz Han'ın bu sözü üzerine Tanrıya
inandığını söyleyerek artık müslüman olmuştu
Sözünü kabul ettim, senin yoluna geldim!
Tanrının birliğiyle, canımı sana verdim!
Müslüman olan Türklerin, eski
Oğuz-Kağanlarından ve onun destanlarından vazgeçemeyerek, yeni olarak
düzdükleri bu hikâyeler, aslında en eski Türk mitolojisinin ana
çizgileriyle bir benzerlik göstermiyorlardı. Fakat ne yapsınlar ki,
onlar da müslüman olmuşlardı ve müslümanlığı, yalnızca X. yüzyılda
değil; ta Oğuz Han zamanından beri tanıdıklarını ve bildiklerini
göstermek istiyorlardı. Müslüman tarihçiler, Oğuz-Han'ın yaşadığı çağlar
hakkında da, bize bazı bilgiler verirler. Meselâ Hiveli meşhur Ebul Gazi
Bahadır Han'a göre Oğuz-Han, zamanımızdan 5000 sene önce yaşamıştı. En
önemli nokta da şu idi ki, Ebul Gazi Bahadır Han Oğuz-Han'ı, İran'ın en
eski atalarından daha önceye koyuyor ve Türkleri, bir millet olarak
İran'lılardan daha eski tutuyordu. Bu efsaneler Türklerin, İslâmiyeti ve
Allah'ı, 5000 sene önceleri ve hatta insanlığın ilk yaratılış
sıralarında tanıdıklarını, söylemek istiyorlardı. Henüz daha
müslümanlığın ne demek olduğunu bilmeyen Türkler Allah sözünden
habersiz idi. Eski Türk tarihçilerine göre, Allah sözünün
manasını anlamayan Türkler, Oğuz-Han'ın şiir okuduğunu veyahut da şarkı
söylediğini zannederlermiş. Bunlar da, Müslüman Türkler tarafından, bir
Türk olarak uydurulmuş, düzenlenmiş ve geniş halk kitleleri arasında
yayılmış hikâyelerdi.
Öyle anlaşılıyor ki Türkler, İslâmiyetin
öncülüğünü, Araplara ve hatta Peygambere bile vermek istemiyorlardı. Bu
duruma göre, Oğuz-Han Türklerin ilk ve en eski peygamberleri
oluyordu. Gerçi bu da, İslâmiyetin esaslarına aykırı idi. Fakat Türk
kitlelerinin, milliyet ve üstünlük hislerini göstermesi bakımından
bizler için bir önem taşıyordu.
8. YER VE GÖK VARLIKLARININ OĞUZ'UN
OĞLU OLMALARI
Gök ve yerin türlü varlıkları,
Oğuz-Han'ın oğulları oluyorlardı
Oğuz-Han, gökten bir ateş gibi, ışık
hâlesi içinde inen göğün kızı ile evlendikten sonra, üç oğlu
olmuştu. Bu oğullarının adları, Gün-Han, Ay-Han ve Yıldız-Han
koyması, bize çok şey ifade eder. Zaten göğün belli başlı varlıkları,
güneş, ay ile yıldızlar idiler. Ağaç koğuğunda bulduğu yerin kızından
da, yine üç oğlu oluyordu. Bunların adını da Gök-Han, Dağ-Han
ve Deniz-Han koyuyordu. Burada Türk mitolojisi ile Türk düşünce
düzeninin, çok önemli bir meselesi ile karşılaşıyoruz. Yerin kızından
doğan çocuklardan birinin adı Gök-Han idi. Ayrıca Gök-Han
yerin kızının çocuklarının, en büyüğü idi. Yerin kızından, Gök-Han
ın doğmuş olması, ilk bakışta bizi şaşırtıyordu. Halbuki bu kitapta sık
sık söylediğimiz gibi gök kubbesi, aslında Türklerce, maddî bir varlık
gibi düşünülüyordu. Türkler gök kubbesini uzaydan ayrı düşünüyorlardı.
Asıl gök, güneş ve ay ile yıldızların dolaştıkları, uzay idi. Eski
Göktürk kitabelerinde de söylendiği gibi Tanrı, gök ile yeri
yarattıktan sonra, ikisi arasında da, insanoğlunu yaratmıştı. Yer ile
göğü yaratan Tanrı, gök kubbesinin üstünde ve sonsuz feza içinde
bulunuyordu. Eski Türkler göğe, Tengri derlerdi. Tengri, hem
gök ve hem de Yüce-Tanrı anlamına geliyordu. Ama onlar, gök
kubbesini anlatmak isterlerken, Kök Tengri derler ve böylece,
gök kubbesini, esas büyük Tanrıdan ayırırlardı. Bu çok eski Türk
düşüncesinin izlerini, Oğuz destanında da, bulmamız bizi
sevindirmektedir. Çünkü, Türk düşünce düzeni, yüzyıllar boyunca
değişmemiş ve ana çizgileriyle üç kıt'a üzerinde yaşamıştı.
Burada önümüze çok önemli bir mesele de
çıkmaktadır bazılarına göre, Gün-Han, güneşin hanı; AY-Han ise,
ayın hanı şeklinde açıklanmıştır. Onlara göre Türkler, güneşte de bir
dünyanın olduğunu düşünmüş olmalı idiler. Oğuz-Han, en büyük oğlunu da
güneşe bir Han olarak tayin etmiş olmalıydı. Bu düşünce tarzı, oldukça
sakat ve yanlıştır. Oğuz-Han'ın oğulları güneşin, ayın ve
yıldızların hanları değil; bilâkis güneş, ay ve yıldızların ta kendileri
idiler. Gerçi Oğuz-Han, yine insanoğlu sayılan Türk milletinin, bir
atası idi. Fakat Oğuz destanında Oğuz-Han, yanlnızca Türk milletini
temsil etmiyor; aynı zamanda göğün ve yerin bütün varlıklarını da, kendi
adı ve soyları altında topluyordu. Görülüyor ki, bir efsane gibi ve Türk
milletinin türeyişi şeklinde karşımıza çıkan Oğuz-Kağan destanı, bütün
kâinatın oluş ve türeyiş mitolojisi halinde görünüyordu. İşte Oğuz-Han
destanının, bizce en önemli olan özelliği bu idi. Sonradan bu altı
oğullar dörder oğul daha türeyerek, 24 Oğuz boylarını meydana
getireceklerdi.
9. OĞUZ DESTANINDA AİLE DÜZENİ
Oğuz efsanesinde görülen aile düzeni,
daha çok 'Baba ailesi' ile ilgili idi
Şimdiye kadar sosyologlar aileleri,
başlıca iki bölüm içinde incelemişlerdir. İlkel kavimlerde daha çok Ana
ailesi görülüyordu. Fakat cemiyet ilerledikçe ve içtimaî seviye
yükseldikçe Baba ailesi ne doğru bir gidiş vardı. Daha doğrusu
Ana ailesi geriliği, Baba ailesi ise, bir toplumun olgunluğunu
gösteriyordu. Bazı Moğol efsanelerinde, ana ailesinin izlerini görmüyor
değiliz. Meselâ Cengiz-Han'ın atası kocasız bir kadın idi. Gökten inen
sarı bir köpek şeklindeki hayvandan hâmile kalmış ve Moğol ulusunu
meydana getirmişti. Türklerde ve Türk mitolojisinde, böyle bir Ana-Ata
ya rastlamıyoruz. Türk mitolojisinin bütün ataları, - hatta istisnasız
olarak - hep erkek ve büyük bahadır idiler. Burada da, Oğuz-Han'ın
çocuklarının hepsi, erkek olarak doğmuşlar ve Türk milletine birer baba
olarak meydana getirmişlerdi. Şunu da söylemekte fayda vardır Eski
Roma'da Baba ailesi, kayıtsız ve şartsız olarak, babanın
hakimiyeti altında idi. Baba oğlunu satabilir ve öldürebilirdi. Ama
Türklerde, böyle bir baba ailesi görmüyoruz. Oğuz-Han babasını bile,
müslüman olmadı diye öldürmüş ve ona karşı gelebilmişti.
10. OĞUZ'UN TOPLUM DÜZENİ ZAMAN
BİRİMLERİNE GÖRE
Oğuz-Han'ın oğulları ile boylarının
sayıları birer takvim rakamları idiler
Oğuz destanı, eski Türk düşünce ve
toplumunun, mantık üzerine kurulmuş düzenlerini göstermesi bakımından,
büyük bir öneme sahiptir. Eski Türkler, İranlılar veya Hintliler gibi,
hesapsız ve düzensiz düşünmüyorlardı. Türk düşüncesinin her yönü,
matematik bir mantık üzerine kurulmuş ve bu, topluma da sıkı bir
disiplin ile benimsetilmişti. Oğuz Han'ın altı oğlu vardı. Göğün
kızından doğan çocuklar Boz-Ok bölümünü; yerin kızından doğanlar da,
Üç-Ok bölümlerini meydana getiriyorlardı. Bu yolla altı çocuk, ikiye
bölünmüş ve üçlü bir düzen meydana getirilmişti. Yani 12 saatin, 12 ayın
ve hatta 12 burcun yarısı olan çocuklar, yine bölümlere ayrılıyorlar ve
takvim biriminin bir çeyreğini meydana getiriyorlardı. Bütün rakamlar 12
ile 24 sayılarını bölen, birimler idiler. Aslında eski Türklerde çoğu
zaman bir sene 12 ay değil; 24 ay idi. Bu da ayın, onbeş günlük
devrelerine göre hesaplanıyordu. Nitekim Oğuz Han'ın da 24 torunu vardı.
Eski Çin takviminde üç, altı, on iki ve yirmi dört rakamları yalnız bir
zaman birimi olarak değil; aynı zamanda kutsal sayılar olarak da, büyük
bir öneme sahip idiler. Eski Çin'de, zaman ve mekân birimleri,
birbirine uyduruluyor ve zamanla mekân arasında, bir birlik meydana
getiriliyordu. 12 ay ve 24 saat, Çin imparatorluğu içinde de, 12 eyâlet
ile 24 vilâyetin meydana gelmesini gerektiriyordu. Bunları söylemekle
Türkler, Oğuz Kağan destanını, Çin düşüncesine göre düzenlemişlerdir,
demek istemiyoruz. Türklerin de kendilerine göre bir takvimi vardı;
Çinlilerin de. Aslında Türk takvimi, zaman zaman Çin'e tesir etmiş ve
Çin kültüründe de büyük bir önem kazanmıştı. Fakat mitoloji
tetkiklerinde, başlıca problemlerin daha iyi anlaşılabilmesi için,
mukayeseli araştırmalar yapmak ve örnekler vermek, çok faydaladır.
Oğuz Han destanındaki 'takvim
rakamları', Türk devlet teşkilâtı ile ordu düzeninde de görülüyordu
Oğuz destanı, yüzyıllar ve hatta binyıllar
boyunca, Türk halkları tarafından söylenmiş ve anlatılmış, uydurma bir
masal değildi Onu meydana getiren düşünce düzeni, yalnızca Türklerin
gönüllerinde ve kalplerinde yaşamamış; aynı zamanda, topluma düzen ve
disiplin veren bir ilham kaynağı halinde devam etmişti. Meselâ Büyük
Hun imparatoru Mete'nin ordusu, 24 tümenden meydana geliyordu. Bu 24
tümen, 6 köşeye bağlı idi. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu gibi. Bu 6 köşe de,
ikiye ayrılıyorlardı. Sağ ve Sol adlar ile,
imparatorluğun Doğu ile Batı yönlerini, aralarında
bölmüş bulunuyorlardı. Atilla'nın Macaristanda büyük bir imparatorluk
kurması, düzenli ve disiplinli orduları ile dehşet vermesi,
Avrupalıların toplum düzenlerinde de, yeni yeni değişiklikler meydana
getirmişti. Birçok Cermenler, Atilla'nın emrinde çalışmışlar ve Atilla
Hunlarından, pek çok şey öğrenmişlerdi. Atilla, M.S. 450 de ölüp
gitmişti.
anasayfa
